Bugun...
TÜRK-AMERİKAN İLİŞKİLERİNİN YENİDEN DEĞERLENDİRİLMESİ


İsmail CİNGÖZ
ismailcingoz@bulturk.org.tr
 
 

Kristof Kolomb’un Hindistan’a ulaşma amacıyla İspanya İmparatorluğu adına çıktığı deniz seferinde 12 Ekim 1492 tarihinde Bahama Adaları’na ulaşması ve ardından 1504’e kadar çıktığı diğer üç seferinde ise Büyük ve Küçük Antiller, Venezuela ve Orta Amerika kıyılarına da ulaşması ile Amerika kıtasının resmi tarihinin başladığı görülse de bu toprak parçasının Asya toprakları olmadığını ve müstakilen bir kıta olduğunu fark eden İtalyan denizci Amerigo Vespucci olmuştur.

Kolomb’un seyrettiği güzergahı takip ederek 1499-1508 yılları arasında sefere çıkan Vespucci’nin bu keşfi ile başlangıçta “Yeni Dünya” adı verilen bu kıta ilerleyen yıllarda Amerika Kıtası olarak tarihe geçmiştir. İlk yerleşim kolonizasyonlarını kuran Kolomb, bu topraklarda; Kızılderililere karşı sömürgecilik, kan, gözyaşı ve vahşet sürecini de başlatmıştır. Zira 1500’de Portekiz, 1534’te Fransa ve 1603’te İngilizler’in kendi kolonileri ile yerleştikleri Amerika kıtası adım adım emperyalist Avrupa, bu toprakların sakinleri Kızılderili halklarına vahşetin her türlüsü reva görülmüş, milyonlarcası katledilmiş, hatta kimi kabileler tamamen yok edilmiştir[1].

1700’lerin ortalarında İngiliz kolonilerinde uygulanan yüksek vergilere karşı başlayan huzursuzluklar, 1774 yılına gelindiğinde 13 İngiliz kolonisinde silahlı çatışmaya dönüşmüş ve 4 Temmuz 1776’da Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin bağımsızlığı sonuçlanmıştır. Kuruluşunu tamamlayan ABD, kısa süre içerisinde uluslararası ticareti öncelikleri arasına almış ve o dönem üç kıta üzerinde hüküm süren Osmanlı Devleti’ne yönelmiştir. Devrin büyük devleti Osmanlı coğrafyasının ve jeopolitik önemini kavrayan ABD yönetimi, Akdeniz üzerinden ilk ilişkilerini geliştirmek istese de Osmanlı Devleti tarafından resmi olarak tanınmadığı için 1795 yılında Cezayir, Trablus 1796 yılında, 1797 yılında Tunus Eyaletleri ile ticaret anlaşmaları imzalamıştır. Türkçe olarak kaleme alınan ve Osmanlı Devleti’ne yıllık 12.000 altın veya eş değer mühimmat ödemesi karşılığı imzalanan anlaşmalar kapsamında 1815 yılına kadar düzenli olarak ödemeler yaptığı görülen ABD[2], böylece Doğu Akdeniz bölgesine açılabilmiştir.

7 Mayıs 1830’da imzalanan anlaşma ile Osmanlı topraklarında gerekli gördüğü yerde konsolosluk açma hakkı elde eden ABD, Osmanlı Devleti’nin zayıflamaya başlaması ile menfi faaliyetlere giriştiği görülmektedir. Zira bu süreçte Rusya ile yaşanan 1853-1856 Kırım Savaşı, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) dönemlerinde Avrupa ve Rusya’nın Osmanlı Devleti’ne karşı menfi tutumları, İngiltere’nin Doğu Anadolu’da bir Ermen devleti kurma girişimleri ve ABD’ye göç eden Ermenilerin ABD yönetimini etkilemeleri, olumsuz tutumları; ABD yönetiminin Osmanlı Devleti’ne bakış açkılarında değişiklikler yaşanmasına sebep olmuştur.

Bu arada 7 Mayıs 1830’da imzalanan anlaşmayı siyasi açıdan kullanan ABD, 1839 Tanzimat Fermanı ve 1856 Islahat Fermanı kararları ile azınlıklara tanınan bazı imtiyazlardan da istifade ederek Osmanlı coğrafyası üzerinde Amerika Misyonerler Kurulu (American Board of Commissioners for Foreign Missions) tarafından açılan yüzlerce okulda çoğunluğu Ermeni binlerce azınlık tebaa çocuklarının Protestan/Evangelizm zihniyeti[3] ve ayrılıkçı fikirlerle yetiştirilerek Osmanlı Devleti’nin parçalanması için elinden geleni yapmıştır. Misyoner okullarının sadece ABD ile sınırlı olmadığı İngiltere, Fransa, Rusya, İtalya, Almanya, Avusturya ve Yunanistan tarafından açılanlarla birlikte toplamda 705’i bulduğu hatırda tutulmalıdır.

Dolayısı ile ekser çoğunluğu ABD misyoner okullarında eğitim görmüş Ermeniler olmak üzere, 1828’lere kadar uzanan ve Birinci Dünya Savaşı sürecinde binlerce masum Müslüman Türk halkının Ermeni çetelerince katledilmesi olaylarının zirve yaptığı görülen Ermeni olaylarının dolaylı faillerinin misyonerler olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır.

***

Cumhuriyet dönemi ile devam eden süreçte İkinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde 1 Nisan 1939 tarihinde Türkiye-ABD arasında imzalanan ve ABD’ye ekonomik imtiyaz tanıyan ilk ikili antlaşma ile adeta köklü değişiklikler olacağının sinyali verilmiştir. Savaş sonrası ise iki ülke arasında 23 Şubat 1945 Karşılıklı Yardım Antlaşması, 27 Şubat 1946 Kredi Anlaşması imzalanmıştır. En önemlisi ve halen yürürlükte olan ise 27 Aralık 1949 tarihli Fulbright Anlaşması olarak bilinen Eğitim Komisyonu Antlaşması’dır ve bu anlaşma ile Türk Milli Eğitim sistemi ABD’ye entegre edilmiştir.

Ardından 1950-1953 Kore Savaşı ve 18 Eylül 1952 NATO üyeliği süreci ile Türkiye-ABD ilişkilerinin tamamen başka bir boyuta evrildiği görülmektedir; çünkü İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yaşanan İki Kutuplu Dünya Sisteminin Batı Bloğunda yer alarak NATO’ya üye olan Türkiye’nin dış politikası artık tamamen ABD güdümlü olarak seyretmiştir.

Kıbrıs’ta Rumların Akritas Planı kapsamında Kıbrıs Türkleri’ni yok etmeye yönelik insanlık dışı saldırıları karşısında, Garantör Devlet sıfatı ile müdahil olmak isteyen Türkiye’ye adeta muhtıra gibi bir mektup gönderen ABD Başkanı Lyndon Baines Johnson, bu tavrı ile Kıbrıs’a çıkartma planlayan Türkiye’nin uzun yıllar operasyon yapmasını da engellemiştir. Bu nedenle Türk halkında ABD’ye tepkilere sebep olmuştur.

1974 yılına gelindiğinde Kıbrıs Türkleri’ne yönelik Rum saldırılarının dayanılmaz hale erişmesi üzerine Türkiye’nin gerçekleştirmek zorunda kaldığı Barış Harekâtı üzerine Rum lobilerini Kongre seçimlerinde karşılarına almak istemeyen ABD yönetiminin Türkiye’ye karşı 5 Şubat 1975 tarihinde silah ambargosu kararına Türkiye, 1954 yılında açılan İncirlik ve diğer ABD üslerini kapatarak ve 12 Mart 1971 askeri darbesi ile işbaşına gelen Başbakan Nihat Erim hükümeti döneminde durdurulan haşhaş ekimine yeniden başlanması ile cevap vermiştir.

ABD’nin Eylül 1978’e kadar sürdürdüğü ambargo kararı üzerine Türkiye strateji değişikliği ile; 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kurulmasını sağlamış, 25 Temmuz 1975 Savunma İşbirliği Anlaşması’nı tek taraflı olarak feshetmiş ve Türk Savunma Sanayii’nin geliştirilmesi için 1975 yılında ASELSAN’ı kurmuştur.

Ambargonun kalkması ile eskisi gibi ordu ve istihbarat içerisindeki etkinliğini sürdüren ABD jenerasyonu ile yetişen unsurların 1960, 1971 ve 1980 askeri darbelerinde etkisinin büyük olduğu muhakkaktır. Zira askeri rejimler döneminde Savunma ve Ekonomik İşbirliği Antlaşması (SEİA) (11 Aralık 1980) ve İncirlik Üssü'nü yeniden ABD'nin kullanımına açılması ile birlikte ABD lehine birçok karar alınması[4], ayrıca 28 Şubat süreci, ardından Balyoz ve Ergenekon soruşturmaları gibi süreçlerde ise ABD taraftarı olmayan unsurların tasfiye edilmeleri gibi gelişmeler buna işaret etmektedir.

Ancak mevcut durum itibariyle Türk-Amerikan ilişkilerinin aşama aşama adeta kopma noktasına geldiği görülmektedir. Zira;

-1990’lardan Sovyet Rusya liderliğindeki Doğu Bloğunun kontrollü şekilde dağılmasından itibaren NATO’nun ileri karakol vazifesi ile görevlendirilmiş Türkiye’nin eski önemini kaybettiğinin düşünülmeye başlanması,

-2003 yılında Irak’ı işgal planı olan ABD’ye karşı “1 Mart Tezkeresi” olarak tarihe geçen TBMM oylaması ile Türkiye’nin topraklarını açmaması,

-4 Temmuz 2003’te Irak’ın Süleymaniye şehrinde konuşlu 11 Türk Askerine karşı uygulanan “Çuval Hadisesi”,

-15 Temmuz 2016 darbe girişiminde FETÖ taraftarlarının İncirlik üssünden desteklendiğinin ortaya çıkması,

-FETÖ terör örgütü elebaşının teslim edilmemesi,

-FETÖ ve PKK adına suç işlediği, casusluk yaptığı tespit edilen ABD vatandaşı Rahip Brunson olayı,

-ABD’nin Türkiye’ye hava savunma sistemlerini satmaması üzerine Rusya’dan S-400 sistemini alan Türkiye’nin F-35 Programından çıkartılması,

-ABD tarafından, terör örgütü PYD/PKK’nın Suriye’nin kuzeyinde konuşlanmasına açıktan lojistik destek verilmesi,

gibi durumlar başta olmak üzere[5] ABD yönetimleri uzun bir süredir Türkiye’ye karşı sürekli menfi bir duruş sergilemektedir.

Lakin 27 Eylül-10 Kasım 2020 tarihlerinde yaşanan İkinci Karabağ Savaşı ile 24 Şubat 2022 günü başlayan ve halen devam eden Rusya-Ukrayna Savaşı ile Türkiye’nin bölgesel bir güç olarak öneminin bir kez daha ortaya çıkması, ABD yönetimi başta olmak üzere NATO’nun Türkiye’ye bakışında müspet gelişmeler yaşanmaya başladığı uluslararası basında zaman zaman yer almaktadır[6].

ABD tarafından Türkiye için olumlu mesajlar geliyor olması, ABD’nin Türkiye’ye karşı düşmanca tutumunun sona ereceği anlamında değerlendirilmemelidir. Zira 1 Mart Tezkere Krizi’nden itibaren açıkça ortaya çıkmış olan bu durum Irak’ın işgali ile bu topraklara yerleşen Amerikan askeri kuvvetlerine ve Irak’ın kuzeyinde yer alan PKK’ya verilen askeri desteklere ek olarak, Suriye üzerinden PYD/YPG ve PKK ile güneyden, Yunanistan, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya, Letonya ve Litvanya üzerinden batı ve kuzeyden açıktan Türkiye’nin kuşatılmasına dönüşümün yaşandığı görülmektedir. Almanya’da konuşlu asker sayısını arttıran ABD’nin[7] Ukrayna-Rusya Savaşı bahanesi ile bölgeye yoğun askeri ve lojistik yığınağı da hesap edilirse durumun ciddiyeti ortaya çıkmaktadır.

Sonuç Olarak;

Osmanlı dönemine kadar uzanan Türk-Amerikan ilişkileri tarihi süzgeçten geçirildiğinde, Amerikan yönetiminin öncelikle ticari kaygılarla hareket ettiği, duruş ve tavrını ise Türkiye’nin gücüne göre sergilediği anlaşılmaktadır. Dolayısı ile son gelişmeler üzerine F-35 Programı’ndan çıkartılmış olan Türkiye’ye, program dahilinde ödediği paraları geri ödenmesi konularına değinmeden, F-16 savaş uçaklarının modernizasyonu için olumlu gelişmeler olabileceği gibi yenilerinin de satılabileceğine işaret edilmektedir. Ancak S-400 sistemleri dahil hangi şartlarla olabileceğini ise henüz belirtilmemesi, Türkiye karar alıcı mekanizmaları tarafından dikkatle takip edilmesi gereken bir husus olarak ortaya çıkmaktadır.

Ukrayna-Rusya Savaşı’nda mevcut durum itibariyle Rusya’nın istediği sonuçları alamaması ve uluslararası kamuoyunda prestij kaybediyor görüntüsü sergilemesi dikkate alındığında olası bir Rusya’nın yenilgiyi kabul ederek savaştan çekilmesi durumunda ABD’nin bölgede durdurulamaz bir güç görüntüsü kazanmasına sebebiyet vereceği için ABD veya vekalet savaşı ile kullanacağı bölgesel argümanlar vasıtasıyla namluların Türkiye’ye dönmeyeceği garantisi görülmemektedir. Dolayısı ile Türkiye’nin bu duruma karşı hazırlıklarını tamamlaması ve bölgesel ittifaklarını sağlamlaştırması gerekliliği ortaya çıkmaktadır.

Sonsöz Olarak;

Ortadoğu coğrafyasına yerleştirilen İsrail var olduğu sürece Büyük İsrail fikri de yaşayacağı ve bu fikirde yer alan toprakların önemli bir kısmının Türkiye’nin Doğu, Güneydoğu ve Güney bölgelerini de kapsadığı için Türkiye’ye rahat verdirilmeyeceğinden karar alıcı mekanizmalar, Türkiye’nin iç ve dış politikalarını bu eksende inşa etmesi gerekmektedir.

Hatta sözde Büyük Ermenistan hayalinin ve sözde Büyük Kürdistan hayalinin de geri planında Büyük İsrail’e giden yol güzergahında kullanılan enstrümanlar olduğu gerçeği de akılda tutulmalı ve kamuoyunu bu konuda bilinçlendirici programlar devreye alınmalıdır.

                        :

İsmail CİNGÖZ; Uluslararası Siyaset Uzmanı/M.A. BULTÜRK Ankara Temsilcisi, TDPB Basın Kulübü Başkanı. cingozismail01@gmail.com

 

[1] İsmail CİNGÖZ; “Amerika’nın Kirli Tarihi”, Ticari Hayat Gazetesi, 17.04.2019.

[2] SDAM; “İncirlik Hava Üssü ile İlgili Açıklamalar ve Geçmişten Günümüze Türkiye-ABD İlişkileri”, Strateji Düşünce ve Analiz Merkezi, 09.01.2017.

[3] İsmail CİNGÖZ; “Ermeniler ve Ermenilerin Çukurova Mezalimleri”, Medya Vatan, 24.04.2022.

[4] SDAM; a.g.m.

[5] İsmail CİNGÖZ; “Türk-Amerikan İlişkileri (1960-2018)”, Ticari Hayat Gazetesi, 29.08.2018.

[6] Yeni Şafak; “ABD Basınında 'Türkiye'ye F-16 Satışı' İle İlgili Dikkat Çeken İfadeler”, 06.05.2022.

[7] İsmail CİNGÖZ; “ABD Türkiye’yi Kuşatırken İran Karışıyor”, Ticari Hayat Gazetesi, 03.01.2018.



Bu yazı 64 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

Bulgaristan pasaportunda hangi adınız yazıyor?


YUKARI